İK; BUZ DAĞININ GÖRÜNMEYEN KISMI

Böyle bir başlıkla yazıma başlamamdaki amacı ilk bakışta anlamlandıramaya bilirsiniz fakat biraz blog yazımın tasarımından ve konu detayına indiğimde taşlar biraz olsun yerine oturmuş olacağına inanıyorum. Buz dağının görünmeyen yüzü ‘Öteki İK’ yı bir gözlemci olarak kendi bakış açımdan değerlendirmek istediğim ve birtakım gözlemlerime dayanarak aktarım yapacağım.

Bilindiği üzere buz dağının görünen yüzü görünmeyen kısmına göre dokuz kat daha küçüktür ve suyun üzerinde ki kısmını oluşturur. Dışarıdan bakıldığında hem küçük hem de sadece  gördüğümüz kısımdan ibaret olduğunu düşünürüz. Gün yüzüne çıkan görünüşü ile bizlerin kalbini fetheder  ve tabularımızın oluşmasını sağlar. Böyle bir bakış açısıyla düşünmek gayet normaldir aslında çünkü gözlerimizin bizi yanılttığını düşünmeyiz haklı olarak. Bu arada görme duyusu diğer duyulara göre en fazla güvenilir ve önemli duyumuzdur. Genellikle konudan sapmamaya çalışırım fakat bilgi paylaşımını her yerde destekliyorum, nede olsa enformasyon çağındayız.  

Evet kaldığımız yerden devam, hazır kalbimiz ve tabularımız oluşmuşken sevgili buz dağımızın görünmeyen kısmına bir bakalım. Tam olarak dokuz kat büyük, karanlık.. batmaz denilen Titanik’i bile batıran kabus!

Buz dağımızın görünmeyen kısmı toz pembe gibi görünen iş dünyasında  pek yer bulamaz. Görünen kısmı çok daha ilgi çekici olduğundandır belki de kim bilir.. kafamızda bir şekil hayal ederek devam edelim lütfen, buz dağının bütünüyle kafanızda canlandırın, hem görünen hem de görünmeyen kısımları da dahil olmak üzere. Görünen kısımda şirketlerin yıllık ciroları, paydaşların memnuniyeti, değer katma, pazarlama faaliyetleri, işveren markası, yetenek yönetimi, sosyal sorumluluk ve etik projeleri gibi faaliyetler olsun. Görünmeyen kısmı yani bu faaliyetlerin iç yüzü ve destekleyici uygulamaların olması beklenir. Alt yapı çalışmaları ve uygulamaların temeli burada atılır. Genellikle burada yapılan işlerden piyasa haberdar olmaz uygulamalar saklı tutulur. . Ancak konunun hukuksal boyutuna bakıldığında sevimli buz dağımızın ne yazık ki maske taktığını görüyoruz.

Her maske takanın sevimli olmadığını iş hukuku davalarının gerçekleştiği mahkemede gözlemleyerek anladığımı ve tahmin bile edemeyeceğim olaylardan gerçekleştiğine şahit oldum. İK’nın temelinde olan insani boyutun göz ardı edilemez ve es geçilemez olduğu kanısını mahkeme salonunun kapısına bırakarak devam ettim.  Mahkemede bir günde sayısız iş hukuku davası görülüyor. Davalı firmalar bir bir içeri girip hakim karşısına çıkıyor ve bir sonraki.. ne kadar da çok firma varmış diye iç çekmeden edemedim. Bordrodan çalışma saatlerine, mobbingden tazminat konularına kadar davalar işleniyor. İlginç olan taraf ise bu salonda işveren markası, marka faktörü, lider marka gibi farklı yollarla öne çıkmak veya avantajlı olmak imkansız! Herkes kanun karşısında eşit durumda. 

Evet gözlerinizi kapatın ve biraz önceki şekli alınıza getirin lütfen, sahi görünmeyen kısımda ne olmalı? İnsani değerlerimiz neden dikkate değer olarak algılanmıyor? Etik değerlerin yazılı olarak var olması  gerçekten var olduğu anlamına mı geliyor? Tabi ki burada iş hukuku davasına sebep olan olaylar tamamen kasıtlı ve istenilerek yapılmıyor olabilir, buna sebep olan kişisel hatalarda olabilir. Bu kesinlikle bir sitem değil, aksine var olan boşluğa bir temas olarak ve şahit olunan bir takım olaylar eksikliğin göstergesini oluşturup buna vurgu yapılarak göz ardı edilmemesidir.

Toplumda herhangi bir topluluğun, örgütün veya bireyin etik davranmaması bizlere çok aşırı bir durummuş gibi gelmez. Fakat İnsan Kaynakları alanında etik dışı davranışların oluğunu ve bunu mahkeme ortamına gidecek kadar ileri seviyede olduğunu düşünün , bu paradoksu sizde fark ettiniz değil mi? İnsan kaynakları ve etik dışı olmak aynı cümlede! Temelimizde insan var fakat onu insani değerlerini  yok sayıyoruz.

Buz dağının görünmeyen kısmını yani “Öteki İK” nın daha etik ve daha insani değerlere önem veren bir yapı olması  dileğiyle.. (görsele uzun uzun bakmanızı tavsiye ediyorum)buz

Reklamlar

Aklımız Sade, Fikrimiz Akılcı!

Vazgeçmemeyi becerebiliyor muyuz zor olandan? Bu soru aklımızın bir köşesinde kalsın ne demek istediğimi anlatmaya ve yorumlamaya çalışacağım.

Katıldığım zirvelerde ve eğitimlerde her zaman aklımda geleceğe yönelik fikirler üreterek bir nevi hayat çizgimi şekillendirmeye çalışıyorum. Ben kimim, ne yapıyorum, neler yapacağım, eksik yönlerim neler, güçlü yönlerimi nasıl muhafaza ederim, ileride ne yapacağım, fırsatlarım var mı, varsa nasıl değerlendirebilirim,  şuan hayatımdaki en büyük sorun nedir, çözüm yollarını nerde nasıl bulabilirim..  bu soruların cevaplarını aramaya başlarım. Bu soruların günlük hayatımızda ara ara kendimize sormamızda da büyük faydaları var. Kendimize adeta pencereden bakmış gibi olacağız bundan emin olabilirsiniz.

 

Ancak her sorudan sonra biraz daha karmaşık ve işin içinden çıkılmayacak durumda oluruz, bir sorumuzun cevabı bir öncekinde gizlidir aslında; terfi istiyoruz ne yapmamız gerek?  çok çalışmak ve performansımızı arttırmak, performansımızı nasıl arttırabiliriz? Motivasyonla ve işimizi severek yaptığımızda, işimizi nasıl severek yaparız? Örgütsel bağlılıkla, motivasyonumuzu nasıl yüksek tutarız? Çalışma ortamımızı etkin kullanarak ve zihnimizi boşaltarak. Gördüğümüz gibi her sorunun çözümü birbirine sıkı sıkıya bağlı ve oldukça karmaşık görünüyor. İşte bu karmaşıklık aslında her şeyde mevcut durumda ve bunu biz kendi ellerimizle yapıyoruz.

 

MCT insan kaynakları zirvesinde dikkatimi çeken ve zirvenin teması olan akılcı sadelik bu durum üzerinde duruyor ve artık karmaşıklık olan her şeyden uzak durmamızı, kendimizi karmaşanın içerisinden çekip çıkarmamızı, iş yaşamından hayatımıza kadar olan her karmaşadan çıkış yolumuzun sadelikten geçtiğini ve bunun için de akılcı olmamızı öngörüyor.

Katıldığım sunumlarda da genel olarak bu temanın mevcut olduğunu gördüm,  sunum içerikleri de aynı şekilde çok değerli ve her adımı bizi bir adım ileriye taşıyacak seviyede. Birkaç örnek vermek gerekirse;

Whitney Johnson sunumunda notlarıma düşen özel cümleler şu yönde;

–süper gücünüzü özgeçmişinize koyun. –büyüyebilmek için bir adım geriye adım atın. –korkuyorsanız doğru yöndesiniz.

Steven D’Souza ise bize bilmemenin değerinden bahsetti;

–Görebilmek için gözlerinizi kapatın. –bildiğimizi sandığımız kadar bilmiyoruz. –bilmemek bir lütuf olabilir ve görebilmek için gözlerinizi kapatın.

Ve hayatım boyunca unutamayacağım bir sunum ile Tanyer Sönmezer;

–Geleceği göstermek.  –İş birliğini arttırmak.  –Gücü doğru dağıtmak. –Anlamaya çalışma, anla. –Bırak Yapılacakları Takım Emretsin. Kısaca GİGABYTE!

Bizler bu sunumlarda aslında birçok şey öğrendik, açmak istediğimiz kapıların kilitlerini bulduk, kapıları o kilitler sayesinde açtık, buraya kadar ilham, yardım ve destek alarak geldik. Bu noktadan sonrası artık bizim elimizde.

Kapıları aralayıp odayı tanımak, dolabımızı kontrol etmek, çalışma masamıza dokunmak, penceremizi açmak.. artık yardım almadan zihnimizde kuracağımız bu odamızı biz kontrol ediyoruz. Onu güzelleştirmekte çirkinleştirmekte bizim elimizde. Kolay olan kısmını yani anahtarlarımızı aldık fakat zor olan kısmı odamızı nasıl şekillendireceğimizdir. İşte bu noktada yazımın girişinde sorduğum soruyu hatırlatmak istiyorum.

Zor olandan vazgeçecek miyiz? Üstelik anahtarlarımızı almışken..anahtar_saatbuyuk

İK’nın Baş Tacı: DEĞER!

Her ne yaparsak yapalım, yaptığımız bir şeyin düşünce aşamasında bile olsa bir karşılığı vardır artık günümüzde. Nasıl ki başarı için çok çalışmanın gerektiğini bildiğimiz gibi, antrenmansız bir olimpiyat sporcusunun da yarışta birinciliğe oynaması beklenemez. Sınavı kötü geçen öğrencinin ‘hoca bana sıfır verdi’ demesi ile sınav sonucu iyi gelen öğrencinin ise ‘sınavdan yüz aldım’ demesi, başarısızlığı başkasına, başarıyı ise kendisine atfetmesi gibi, bu durumu ‘başarı bencilliği’ olarak adlandırıyorum.

 

Bu başarı bencilliği durumu üzerine hak ettiğimiz pozitif bir sonucu tabi ki kendi üzerimize alacağız fakat bu süreçte bize katkı sağlayan bir karınca bile olsa onun payını unutmayacağız. Bu ufak ve önemli detayı atlamadan sonucunu önceden düşünerek yaptığımız bir davranış bize muhtemelen yüksek bir başarı sağlar, planlı ve sonucu düşünerek hareket etmek ise kuvvetli bir başarı ihtimali sağlar. Bir kelime ile sonucumuzun değiştiğini tabiri caizse basit bir deney ile test etmiş olduk.

 

Karşılıksız ve beklentisiz yaptığımız işler üzerine biraz düşünmeye ne dersiniz? Tamamıyla sonucun başarılı olması üzerine hareket ederiz. Atfetme hatalarımız olmadan, objektif yaklaşımlarla gönülden isteyerek tüm gücümüzle destek oluruz çalışmalarımıza. Bir karşılık beklemeden yaptığımız bu bilinçsiz fakat güzel olgu bana göre bir değeri ifade ediyor. Eğer bunu göz ardı edersek,  hem üzerinde çalıştığımız herhangi bir projeye hem de yardım elini uzattığımız her bir insana gönülden dokunmuş olmayacağız.

 

Değer dediğimiz şeyin içi boş yardım eli gibi algılanmaması için buna ek olarak vicdanımızı da katmalıyız ki tam olarak değerimiz ruh bulsun. Aksi halde saf bir bedenden ileri gidemeyecektir.  Sağlam bir vücut bulmuş bu gönüllü yardım eli dediğimiz değerlerimizi sadece bilmek yetmez sorgulamalıyız aynı zamanda.

 

Birtakım süreçlerden geçerken vicdan mı, akıl mı, kalp mi, yoksa belli başlı kurallarımı dinleyeceğiz? Şahsi düşüncem bunun en doğru yolu kararlarımızı verirken her şeyi bir kenara bırakıp insani değerleri düşünerek, bir nevi empati yaparak kararlar almaktan geçiyor.

 

Kaynağımız insan diyoruz peki insanımızın değerine dokunabiliyor muyuz? İnsan Kaynaklarının sadece belli başlı temel kavramlardan ibaret olmadığını hepimiz biliyoruz. İnsan olmasa kaynağın ne önemi kalır ki?

 

Bu güne kadar her şey konuşuldu, üzücüdür ki tüm İK konuları eksiksiz yazıldı çizildi fakat vicdan ve değere atıf yapılmadı. Başarıdan değere giden bu yolu doğru yönetebilirsek eğer tam olarak İK’yı hak ettiği yerde bulmuş oluruz. Unutmayalım ki bu tamamen bizim elimizde.

İK’nın geleceği için gelin onun baş tacını değer yapalım!

manevi-dunyaniz-zengin-olsun-sonra-maddi-zenginlik-gelir-2955

Kolaycılık mı? Emek göstermek mi?

Hemen hemen herkesin hayatında bir dönüm noktasının var olduğuna inanıyorum. En ufak bir fikir değişikliği, görüp etkilendiğimiz olay veya olgular, izlediğimiz bir film, ister çocuk ister genç ve ister yaşlı hiç fark etmez, bilincimize dokunan ve bizi etkileyen her ne varsa belirli bir zaman sonra bu bilinç etkileyiciler bizim dönüm noktalarımız haline gelir.

 

Benim içinde bu bilinç etkileyici olay ilk yazımı yazdığım ve paylaştığım zaman gelen olumlu tepkilerdi. Eleştiriler olmadı değil, o eleştiriler olmasaydı bu yazıya başlamam çok güç olabilirdi. Yazımın konusu etkileşim ve iletişimdi, nasıl olur da iletişimin can damarlarından biri olan eleştiriye yüz çevirebilirdim! Bu eleştiri kimden olursa olsun bakış açısına göre değişiklik göstereceği için kesinlikle eleştiriyi dikkate almak ve bunun için inceleme yapmak gerekir.

 

Yazıma bilinç etkileyici terimiyle giriş yapmamın en önemli sebebi; Mcdonaldlaştırma için kilit ifade olduğunu düşünmemdi. Nedir bu mcdonaldlaştırma? Aklımıza ilk gelen tabi ki fastfood ürünleri, hazır, kısa ve hızlı şekilde tüketim, küresel çapta yapılan ve yaygın olduğu için çok tercih edilen bir yemek kültürü. Bu kavram artık sadece yemek kültürü olmaktan çıkıp yaşam alanımızın her anına müdahale eden hayat tarzı haline gelmekte ve farkına varma konusunda bilinçsiz ve yetersiz kalmakta olduğumuz sonradan oluşmuş, karşı koyamadığımız, aynı zamanda  benimsediğimiz sıradanlaşma sürecidir.

 

Bu kavramın mimarı George Ritzer’e göre mcdonaldlaşma dört temel süreçten oluşmakta. Bunlar; verimlilik, hesaplanabilirdik, öngörülebilirlik ve denetimdir.

 

Bu süreçler işletmeler için bulunmaz bir kar aracı tabi ki, hem kısa sürede üreteceksin hem de kısa sürede ürün veya hizmet tüketilecek.

 

Yani hızlı üret hızlı tüket! Bu kulağa hoş gelse de biraz derine indiğimizde durumun böyle olmadığını görüyoruz. Kolaylık ve basitlik mi yoksa değerlere karşı umursamaz bir tutum mu tartışılır.

 

Kısacası yaşantımızda sorgulamadan elde etme çabalarımız bu kavramı meydana getiriyor. Seri düşün seri karar ver!

 

Bu düşünce tarzına sahip bir toplum yemeği yemek için on dakikasını ayırıyor ve bu ‘ye ve kalk’ anlamına geliyor. İletişime gerekse pek duyulmuyor ve menü ise oldukça sınırlı.

 

Her ne kadar yemek kültürü gibi görünse de, sosyal ve davranış boyutuna yansıtıldığında tehlike çanları çalmaya başladığını düşünüyorum.

 

 

 

Örnek vermek gerekirse:

 

-Gazete ve internet sayfalarında boy boy konulan görseller, içeriğin zayıf, bilginin geri planda olması(hazır anlama isteği ve tüketim hızının etkisi).

 

-Tv programlarındaki yüzeysellik, eğlence, reklam ve show ön planda, hiçbir emek sarf etmeksizin kazanım elde etmeye çalışmak (kısa sürede elde edilen kazanımların vereceği haz cazip geliyor)

 

asd

Yukarıdaki görselde balığı tutmak için çaba sarf eden ve emek veren olmak mcdonaldlastırmanın düşmanı, karşısındaki ise bu kavramın ta kendisini temsil ediyor.

 

Teşbihte hata olmaz. Bu durumu zahmetsiz emek olarak ifade edebiliriz.

 

Yemek kültürü ve sosyal yaşantılardan örnekler vererek açıklamaya çalıştığım zahmetsiz emek kavramına çalışma ve üniversite çerçevesi açısından yansıtarak bakacak olursak: sınırlı çizgiler içinde olup, dar alanda ve düşünmeye fırsat vermeyen, verse dahi sınırları belli olan yaşantımız, sorgulamadan benimsemeye çalıştığımız, hazır olsun bizim olsun mantığı ile hareket etmek, başlıca eksilerden sadece birkaçı.

 

Yemek yemeyi 10 dakikalık basit bir açlık hissini giderme olarak görüyoruz. Peki ya bu geleceğinizi etkileyen önemli bir karar olsa? Örneğin bir üniversite tercihi, iş ve kariyer fırsatları konusunda 10 dakikada karar verebilir miyiz? Sanırım evet demek için hiçbir sebebimiz yok.

 

Zahmetsiz emek her alanda kendini gösteriyor, iş yerinde, okulda, dışarıda herhangi bir mekanda, hatta evimizde bile farkında olmadan bu sorunla karşılaşıyoruz. Başlıca nedeni ise ne yaparsak yapalım acele ve hızlı olmasını istediğimizden kaynaklanıyor.

 

Peki hızlı olmak gerçekten doğru olmak mıdır? Doğru ise verimli bir çıktı alabilir miyiz? Her şeyden önemlisi sürdürülebilir olabilir mi?.. bu soruların önüne geçmemiz biraz zor görünüyor çünkü her süreç birbirini tetikliyor.

 

 

Benim anlatmak istediğim hastalığın vücuda bulaşmasını önlemek, hastalık sonrası alınan ilaç olmak değil.

 

Unutmayalım; kaynağımız insan ve bu kaynağın şah damarı etkileşim ve değer üretmek!

İK’da Bugünü Değil; Geleceği Değiştir…

Yaptığımız her işte bir monotonluk seziyoruz değil mi? Hayır dememiz için hiçbir sebep bulunmuyor çünkü. Karamsar olmaktan hoşlanmam fakat durum maalesef böyle.

 

Temel fizyolojik ihtiyaçlarımız ve onun dışında yaptığımız aktiviteler oldukça sınırlı. Bu düşüncenin bilincinde olduğumuz zaman her şey daha farklı geliyor. Mesela her gün geçtiğin yollardan değil de aynı yere çıkan fakat daha farklı yerden, belki uzatarak belki kestirme bir yol bularak gitmeye başlıyorsun. Dört duvar arasındaki özgürlük dar gelmeye başlıyor. Çevrendeki kimsenin senin gördüğün bu durumu görmeyişi canını sıkıyor ve en yakınındaki insan ile iletişim kurmak anlamsız hale gelmeye başlıyor.

 

Bu durum İK içinde geçerli: her gün aynı çerçeveden manzarayı izliyoruz. Belki manzaramız güzel fakat içinin dolu olduğunu pek düşünmüyorum.

 

Sosyal vitrin tarafımız oldukça donanımlı görünüyor değil mi? Sosyal vitrinden kastım; gerçek hayatımızdan daha çok dikkat ettiğimiz ve üzerinde titrediğimiz sosyal hesaplarımız, internet sitelerimiz, görsellik son derece ön planda olan, ara ara bilgiye yer verdiğimiz, teknolojik olarak hayatta olmak demektir. Her geçen gün vitrinimiz sosyal mezarlık olma yolunda ilerliyor ve önüne geçemiyoruz.

11988287_932101146882114_3762838862426549412_n

Demek istediğim tam olarak bu. Sosyal vitrinin ne kadar iyi olursa olsun, önemli olan ayaklarının altında seni yükseltecek bilgi donanımı veya kişisel gelişim artılarının olması.

 

İsterseniz şimdi sosyal vitrin boyutuna hepimizin önem verdiği birkaç örnek verelim:

 

-Şık bir profil fotoğrafı

-Neşeli paylaşımlar

-Dikkat çekici bir iki tweet

-Gündemi yakalamak

-Instagram da göz alıcı fotoğraflar…

 

Sosyal vitrin için en önemli olmazsa olmazlarımız arasında yer alan bunlara benzer daha birçok ufak çaplı örnek verebiliriz.

 

Buraya kadar her şey gayet güzel eğlenceli, peki donanım vitrinimiz ne durumda?

 

Donanım vitrini; okuduğumuz kitaplar ve dergiler, spesifik uğraşlarımız ve amaçlarımız, öğrenme isteği ve meraklılık, ilgi alanlarımız. Kısaca sosyallik ile donanımımızı bağdaştırarak donanım vitrinimizi oluşturabiliriz. Örneğin deneyimli ve alanında uzman bir kişi ile karşılıklı sohbet etmek o kişi ile bir araya geldiğimizi vurgulamak için çekildiğimiz fotoğraftan daha verimli olacağına inanıyorum.

 

Sizce facebook hesabı olmak gerçekten var olmak demek midir? İşte burada durup düşünmemiz, eleştirmemiz, yazmamız, sorgulamamız gerekiyor. Peki nasıl?

 

Bir yazı yazılıyor fakat tek taraflı, ne eleştiri var nede yorum! Karşılıklı etkileşim olmadan, algılarımızı açmayıp düşünmekten mahrum kalıyoruz. Bu durumu platonik aşk’a benzetiyorum, ne kadar yazarsan yaz ama tek taraflı!

 

Temennim daha verimli bir ortamda, biz öğrencileri peşinden sürükleyecek, bol etkileşim ve iletişimli, gerek blog yazıları ve sosyal paylaşımlar gerek eğitimler ve seminerlerde bu iletişim tek taraflı olmamalı. Donanım vitrinimize artılar katmalı.

 

 

Nedir bu artılar?

 

İletişim çok yönlü olacağı için düşünebilme yeteneği gelişir, kişi kendinden emin ve istekli olur, motive olmuş birey yaptığı her şeyi isteyerek ve gönülden yapar, donanımsal eksikliklerini bilir ve geliştirmeye çalışır ve belki de en önemlisi kariyeri için bir amaç belirler ve o yönde ilerler.

 

İK’nın geleceği sosyal olduğu kadar içi dolu paylaşımlara bağlı, aksi takdirde günü kurtarmaktan başka bir şey yapmamış oluruz.

 

Yazımın başlığında belirttiğim gibi bugünü değil geleceği değiştirmeye ne dersiniz?