HR WELLBEING

Öne ÇıkanHR WELLBEING

Son zamanlarda adını sıkça duyduğumuz wellbeing yani iyi olma hali sadece sosyal yaşamda değil artık kurumsal wellbeing ile iş yaşamının tüm evrelerine dokunuyor. Bir çok alana dokunan bu yeni yaşam tarzını uygulayan şirketler daha mutlu ve sağlıklı çalışanlar ile bir adım öne geçiyor.

 

Wellbeing çok boyut bir iş yaşam dengesi sunuyor, bir çoğumuz spora zaman ayırmak ister fakat bir türlü o fırsatı bulamaz, yada iş yerinde ki beslenme alışkanlıklarını değiştirmek isteriz ama kurum kültürü gereği hayata geçirmekte çoğu zaman başarısız oluruz. Diğer yandan stresli geçen günümüzü doğru nefes teknikleri ile stresimizi ve ruh halimizi normal hale getirmek mümkün olabiliyor.

 

Beyin harika bir organ; sabah kalktığınız anda çalışmaya başlıyor ve ofise gidinceye kadar da durmuyor! Robert FROST (1874-1963) bu sözü söylerken hangi duygularla dile getirdiğini tahmin etmek zor olabilir, beynimiz ofislerde tamamen durmasa da bir çok etken tarafından kısıtlandığı kesin. İşte wellbeing beynin daha rahat düşünebilmesini, ofislerimiz de de her anlamda sağlıklı iş süreçlerini oluşturmamıza imkan tanıyor.

 

Türkiye’de ilk defa geçtiğimiz hafta düzenlenen Loop Kurumsal Wellbeing Zirvesinde bir çok açıdan değerlendirilen wellbeing aslında zincirin halkaları gibi birbirine bağlı olan etkenleri içeriyor. Zincirin halkalarını ise; Sosyal, çevresel, spritüel, finansal, duygusal, mesleki, entelektüel, fiziksel wellbeing olarak düşünebiliriz. Bu halkalardan biri eksik kalınca wellbeing yarım kalıyor diyebiliriz, çünkü iyi olma halini bozan etken diğer faktörleri de etkiliyor. Gelelim insan kaynakları açısından önemine; Wellbeing sistemini kurmak, geliştirmek, uygulamak ve çalışanların desteğini almak insan kaynakları profesyonellerine düşüyor. Kurumlara özel olarak geliştirilmesi gereken wellbeing projeleri ile iş-yaşam ve sağlık üçgeni sonucu mutlu çalışanlar ve performans artışı mümkün hale geliyor.

Uygulanan başlıca wellbeing programları ise; Koşu takımları, şirket içi olimpiyatlar, ofiste masaj, nefes egzersizleri, ofis egzersizleri, sağlıklı beslenme atölyeleri, sandalye yogası örnek olarak verilebilir.

 

Wellbeing programlarını uygulayan şirketlerde gözlemlenen çıktıları ise dikkat çekici

  • Krizler sırasında yüksek performans gösterilmiş ve %27 artış sağlanmış
  • İşe gelmemezlik oranı %70 oranında düşmüş
  • Değişime adaptasyon %45 yükselmiş
  • Yeni bir iş arama isteğinde %59 oranında düşüş sağlanmış(Turnover açısından önemli)
  • Gönüllü olarak iş yapma oranında ise %19 oranında yükselme görülmüştür

 

 

Bu veriler gösteriyor ki kurumsal wellbeing uygulamak hem şirket karlılığı hem çalışan mumnuniyeti hemde aidiyet açısından önemli bir konumda.

 

Günümüz insan kaynakları uygulamaları ne kadar stratejik olsa da, artık wellbeing uygulamaları olmadan eksik kalacağını söyleyebiliriz.

 

Çünkü stratejik insan kaynakları çalışanların ruhsal ve bedensel sağlığını da düşünmek zorunda, sağlıksız ve stresli çalışanlar stratejinin bir parçası olmaktan memnun olmayacaktır.

wellbeing_banner

İlk Görüşte İŞ

Öne Çıkanİlk Görüşte İŞ

 

Her ne kadar eğitim hayatımızı dolu dolu geçirsek, hem etkinlikler organize edip hemde alanında popüler etkinliklere ve eğitimlere katılıp kişisel gelişim tablomuza birer yenilerini daha eklesek, stajlar yapıp ilk iş ortamını tadarak kariyer basamaklarına adım atsak dahi mezuniyetten sonra bu yoğun temponun ve nitelikli geçmişin ardından bir sonra ki kariyer basamağımızın pekte tahmin ettiğimiz gibi olmadığını üzülerek söylemek istiyorum.  Tahminler genellikle hayalden ibaret olur ve aşamaları vardır, kurumsal bir staj, ardından işveren markası dediğimiz her hedefi olan bireyin çalışmak istediği yerlerde iş hayatına başlamak gibi temel isteklerimiz bizi ayakta tutan ve geleceğe umutla bakmamıza neden olan sebeplerden sadece bir tanesidir.

 

Dolu dolu geçen bir üniversite hayatınızdan sonra mezun oldunuz ve aktif iş arayışı sürecine girdiniz, iş arama portallarından ve başka bir takım sosyal ağlardan kendi kariyerinize uygun iş ilanlarına bakıyorsunuz, peki bu süreci başarılı bir şekilde atlatmanın yolunu ne kadar iyi biliyoruz? Sadece iş ilanlarına başvurup geri dönüşlerin olmasını beklemek hem stresli hem de zaman alıcı olabilir.

Peki nasıl iş arama sürecimizi çeşitlendirebiliriz ? tabi ki sadece kariyer siteleri bunun için tek yol değil

Kendimce önemli bulduğum birkaç yolu sizlerle paylaşacağım;

-Öncelikle öz geçmişinizin sizi en iyi şekilde tanıttığından emin olun, unutmayın ki ik uzmanları bir öz geçmişi ortalama otuz saniyede değerlendiriyor.

-Öz geçmişinizin giriş kısmına yetkinliklerinizden ve deneyimlerinizden bahsettiğiniz kısa bir ön yazı yazmanız artı olarak yansıyacaktır.

-LinkedIn iş hayatı için vazgeçilmez bir profesyonel sosyal ağ platformudur, profilinizi oluşturun ve kendi ağınıza ilgi alanınız doğrultusunda kişileri ekleyin.

-LinkedIn profili oluşturdunuz ve kişileri ağınıza eklediniz fakat bu yeterli değil, çeşitli paylaşımlar yaparak (tabi ki profesyonel ağ olduğu için facebook paylaşımları yapmıyoruz J ) dikkat çekebilir ve kendinizi ön plana çıkarabilirsiniz.

-İlginizi çeken firmaların listesini oluşturup mail adreslerine iş arayışınızla ilgili mailler gönderebilirsiniz, eğer telefon ile insan kaynakları departmanına bağlanmak istediğinizi söylerseniz bazı firmalar buna izin verebilir bu yol iletişim açısından daha etkilidir.

-İnsan Kaynakları telegram gruplarına katılabilir destek alabilirsiniz. Eğer grup konuşmalarını takip ederseniz faydalı bilgiler bulabilirsiniz.

-Staj yaptığınız firmalarda ki size referans olacak kişilere kesinlikle iş arayışında olduğunuzu söyleyin, eğer bir pozisyon olması durumunda öncelik tanıyacaklardır.

Yukarıda belirttiğim iş arama sırasında etkili yollardan bir kaçıydı umarım bu yazıyı okuyanlar için faydalı olur. Tabi iş arayan olarak elinizden geleni yaptınız peki iş verenler bu durumda nasıl yol izlemeli ?

İlk görüşte iş görsel

İnsan kaynakları uzmanları iş arayanların gözünde genelde kötü karakteri oynar aslında durum böyle değildir, aslında sorun bazı prosedürlerdedir. Tabi ki insan kaynaklarının amacı; doğru insanı doğru zamanda doğru pozisyonda çalışmasını sağlayacak şekilde işe alınmasını gerçekleştirmektir.

Ne yazık ki yeni mezun adayların deneyim sorunu en büyük engel niteliğinde, bu da haklı bir isyan doğuruyor ‘bana kimse şans vermezse nasıl deneyim kazanabilirim?’

İnsan kaynakları profesyonelleri doğru personeli bulmak ve işe yerleştirmek için yoğun bir süreçten geçer ve uygun elemelerin yapılmasının ardından mülakatlar gerçekleşir, kimi zaman ikinci görüşmeler de olur.

Bu süreç firma kültürüne göre değişiklik gösterebilir, fakat bazen o kadar çok aday arasında kalınır ki mantıklı seçim yapılması için harcanan o süre bir işe yaramaz ve bir takım davranış psikolojisinde karşılaşılan etkilere yol açar. (bu etkileri bir sonra ki blog yazımda paylaşacağım)

Doğru zamanda doğru personeli doğru pozisyonda işe yerleştirmek için harcanan zaman ve emekler aslında sürecin yanlış yönetilmesiyle verimsiz olabilir. Bunun için öncelikle ilkelerin net olarak belirlenmesi ve aday yelpazesinin çok fazla çeşitlenmemesi gerekmektedir. Uygun gördüğünüz adaya ulaştığınızda süreci sonlandırın ve şans verin hepsi bu..

İlk görüşte işe inanıyorsanız eğer siz de bir takım tabuları yıkmayı deneyin, yeni mezunlara ve kuruma uygun olduğunu düşündüğünüz kişilere şans verin, verilecek eğitimlerle deneyim kazanmasına yardımcı olun, kariyer hedefini belirlemiş ve işini özveriyle yapacağına inandığınız kişiye yatırım yapın.

İnsana yapılan yatırımın geri dönüşleri sizi sadece mutlu etmeyecek aynı zamanda başarılı bir yol arkadaşı yapacaktır.

SosyalİK

SosyalİK

Çok değil bundan yaklaşık beş yıl öncesine kadar telefonlarımızdaki veya sosyal ortamlardaki fotoğraflarımız genellikle eski tarz yani boy aynasında kendimizi nasıl görüyorsak, aile albümünde nasıl sırayla dizilmiş isek onun gibiydi. Belki de bir çoğumuzun fotoğraf merakı bile yoktu. Ne değişti de bilinç altımız bizi fotoğraf çekmeye ve paylaşmaya zorladı?

 

Yaptığımız her aktiviteden sonra bunu kanıtlama gereği duyar ve sosyal medya hesaplarımızdan arkadaş çevremize adeta gözdağı veririz. Bunun bir aşaması da enteresan bir şekilde yemeklerimizi yemeden önce fotoğraflayıp o an da paylaşımda bulunmak. Son zamanlarda bu tarz paylaşımlar sıradan, hatta paylaşmamanın eksiklik hissettirdiği hepimizin yaşadığı bir durumdur. Bu davranışın altında ne yatıyor henüz net olarak tanımlanmış değil fakat çıkan sonuçlardan bir tanesi de ‘’ben bu yemeği yiyorum haberiniz olsun’’ gibi söylemlerden olduğunu düşünmekteyim.

 

Yemek fotoğrafı paylaşımının yanı sıra artık sosyal anlamla sınırlı kalmıyor, iş dünyamızı da içine almaktan çekinmiyor, buna izin veriyor süslü paylaşımlar ile bilgiyi ve zekayı itibarsızlaştırıp sadece sosyal medyada nasıl göründüğünü önemsiyor ona göre itibar kazanıyoruz. Yeni nesil paylaşım kültürü hem iş hayatında hem de sosyal yaşantımızda çığ gibi büyüyerek nerede ne zaman ne yaptığımız anında sosyal medya hesaplarımızda yerini alıyor hızla tüketildikten sonra sosyal medya çöplüğüne bir ölü paylaşım daha ekleniyor. Bu davranışlarımızın genel olarak tanımlanma şekli ise sosyalleşme ya da sosyalik gibi terimler ile uyarlanıyor. (sosyalik kelimesini TDK da aramayın ben uydurdum)

 

Sosyalleşme yani bana göre yeni adıyla ‘sosyalik’ deyince aklımıza teknoloji çağında olmamızın etkisiyle genelde başta sosyal medya olmak üzere diğer internet ortamlarında vakit geçirmek anlamına geldiğini düşünüyoruz. Tabi sosyal medyadan önce sosyalleşmek deyince çok farklı anlamların aklımıza geldiğini hayal ediyor gibisiniz. Artık fotoğraf paylaşmanın bir tık ötesinde yeni teknolojik gelişmelerden kaynaklı yeni bir kültür ortaya çıktı. (Kültür: insan eliyle oluşturulmuş yapay ve kurallara uyulması için düzenlenen kurallar bütünü)

İşte son yılların efsanesi selfie kültürü ile tanışan, yediden yetmişe dünya çapında global bir iletişim ile yayılan yeni bir sosyal fotoğraf hapishanemizi yarattık. Öyle bir ortam oluştu ki bu selfie hapishanemizin gardiyanları yok, gardiyanlar bizzat elimizde tuttuğumuz telefonlarımız, nerde ne zaman ne yapmamız gerektiğini beynimizin yerine Android ya da IOS düşünür bize söyler ve biz sadece uygularız!

İş hayatında da durum pek farklı değil, bakınız;

Son zamanlarda sizlerin de dikkatini çekmiştir eminim, nitelikli niteliksiz azıcık ucundan iş hayatına tutunan insan kaynakları profesyonelleri ya da eğitim meraklısı birtakım gruplar türedi. Bilgisi olsun olmasın bir eğitim! düzenleniyor eğitim vermeye meraklı arkadaş powerpoint sunumuyla iki kelime ediyor, birkaç tane sosyal medya da paylaşılmak üzere selfie’ler çekiliyor, daha sonra ‘çok verimli bir eğitimdi’ etiketi yapıştırılıyor, yüzlerce tweet ve birkaç hashtag #ik #eğitim #hardworking, sosyal medya da check-in ve işlem tamam. Tebrikler artık başarılı bir eğitimcisiniz 🙂

Selfie

Her ne kadar donanımlı görünmek istesek de sadece selfie bize bir şey kazandırmaz temelinin dolu dolu, bilgi yüklü ve arka planının yoğun bir çalışmadan geçmesi gerektiğini unutmayalım. Bir adım geri gittiğimiz de kocaman bir boşluk değil bilgi deposu bulalım.

Umarım görünüşün değil bilginin, selfie’nin değil içeriğin önemli olduğu bir dünyaya merhaba diyebiliriz.

Sevgilerimle..

 

 

 

 

 

İK; BUZ DAĞININ GÖRÜNMEYEN KISMI

Böyle bir başlıkla yazıma başlamamdaki amacı ilk bakışta anlamlandıramaya bilirsiniz fakat biraz blog yazımın tasarımından ve konu detayına indiğimde taşlar biraz olsun yerine oturmuş olacağına inanıyorum. Buz dağının görünmeyen yüzü ‘Öteki İK’ yı bir gözlemci olarak kendi bakış açımdan değerlendirmek istediğim ve birtakım gözlemlerime dayanarak aktarım yapacağım.

Bilindiği üzere buz dağının görünen yüzü görünmeyen kısmına göre dokuz kat daha küçüktür ve suyun üzerinde ki kısmını oluşturur. Dışarıdan bakıldığında hem küçük hem de sadece  gördüğümüz kısımdan ibaret olduğunu düşünürüz. Gün yüzüne çıkan görünüşü ile bizlerin kalbini fetheder  ve tabularımızın oluşmasını sağlar. Böyle bir bakış açısıyla düşünmek gayet normaldir aslında çünkü gözlerimizin bizi yanılttığını düşünmeyiz haklı olarak. Bu arada görme duyusu diğer duyulara göre en fazla güvenilir ve önemli duyumuzdur. Genellikle konudan sapmamaya çalışırım fakat bilgi paylaşımını her yerde destekliyorum, nede olsa enformasyon çağındayız.  

Evet kaldığımız yerden devam, hazır kalbimiz ve tabularımız oluşmuşken sevgili buz dağımızın görünmeyen kısmına bir bakalım. Tam olarak dokuz kat büyük, karanlık.. batmaz denilen Titanik’i bile batıran kabus!

Buz dağımızın görünmeyen kısmı toz pembe gibi görünen iş dünyasında  pek yer bulamaz. Görünen kısmı çok daha ilgi çekici olduğundandır belki de kim bilir.. kafamızda bir şekil hayal ederek devam edelim lütfen, buz dağının bütünüyle kafanızda canlandırın, hem görünen hem de görünmeyen kısımları da dahil olmak üzere. Görünen kısımda şirketlerin yıllık ciroları, paydaşların memnuniyeti, değer katma, pazarlama faaliyetleri, işveren markası, yetenek yönetimi, sosyal sorumluluk ve etik projeleri gibi faaliyetler olsun. Görünmeyen kısmı yani bu faaliyetlerin iç yüzü ve destekleyici uygulamaların olması beklenir. Alt yapı çalışmaları ve uygulamaların temeli burada atılır. Genellikle burada yapılan işlerden piyasa haberdar olmaz uygulamalar saklı tutulur. . Ancak konunun hukuksal boyutuna bakıldığında sevimli buz dağımızın ne yazık ki maske taktığını görüyoruz.

Her maske takanın sevimli olmadığını iş hukuku davalarının gerçekleştiği mahkemede gözlemleyerek anladığımı ve tahmin bile edemeyeceğim olaylardan gerçekleştiğine şahit oldum. İK’nın temelinde olan insani boyutun göz ardı edilemez ve es geçilemez olduğu kanısını mahkeme salonunun kapısına bırakarak devam ettim.  Mahkemede bir günde sayısız iş hukuku davası görülüyor. Davalı firmalar bir bir içeri girip hakim karşısına çıkıyor ve bir sonraki.. ne kadar da çok firma varmış diye iç çekmeden edemedim. Bordrodan çalışma saatlerine, mobbingden tazminat konularına kadar davalar işleniyor. İlginç olan taraf ise bu salonda işveren markası, marka faktörü, lider marka gibi farklı yollarla öne çıkmak veya avantajlı olmak imkansız! Herkes kanun karşısında eşit durumda. 

Evet gözlerinizi kapatın ve biraz önceki şekli alınıza getirin lütfen, sahi görünmeyen kısımda ne olmalı? İnsani değerlerimiz neden dikkate değer olarak algılanmıyor? Etik değerlerin yazılı olarak var olması  gerçekten var olduğu anlamına mı geliyor? Tabi ki burada iş hukuku davasına sebep olan olaylar tamamen kasıtlı ve istenilerek yapılmıyor olabilir, buna sebep olan kişisel hatalarda olabilir. Bu kesinlikle bir sitem değil, aksine var olan boşluğa bir temas olarak ve şahit olunan bir takım olaylar eksikliğin göstergesini oluşturup buna vurgu yapılarak göz ardı edilmemesidir.

Toplumda herhangi bir topluluğun, örgütün veya bireyin etik davranmaması bizlere çok aşırı bir durummuş gibi gelmez. Fakat İnsan Kaynakları alanında etik dışı davranışların oluğunu ve bunu mahkeme ortamına gidecek kadar ileri seviyede olduğunu düşünün , bu paradoksu sizde fark ettiniz değil mi? İnsan kaynakları ve etik dışı olmak aynı cümlede! Temelimizde insan var fakat onu insani değerlerini  yok sayıyoruz.

Buz dağının görünmeyen kısmını yani “Öteki İK” nın daha etik ve daha insani değerlere önem veren bir yapı olması  dileğiyle.. (görsele uzun uzun bakmanızı tavsiye ediyorum)buz

Aklımız Sade, Fikrimiz Akılcı!

Vazgeçmemeyi becerebiliyor muyuz zor olandan? Bu soru aklımızın bir köşesinde kalsın ne demek istediğimi anlatmaya ve yorumlamaya çalışacağım.

Katıldığım zirvelerde ve eğitimlerde her zaman aklımda geleceğe yönelik fikirler üreterek bir nevi hayat çizgimi şekillendirmeye çalışıyorum. Ben kimim, ne yapıyorum, neler yapacağım, eksik yönlerim neler, güçlü yönlerimi nasıl muhafaza ederim, ileride ne yapacağım, fırsatlarım var mı, varsa nasıl değerlendirebilirim,  şuan hayatımdaki en büyük sorun nedir, çözüm yollarını nerde nasıl bulabilirim..  bu soruların cevaplarını aramaya başlarım. Bu soruların günlük hayatımızda ara ara kendimize sormamızda da büyük faydaları var. Kendimize adeta pencereden bakmış gibi olacağız bundan emin olabilirsiniz.

 

Ancak her sorudan sonra biraz daha karmaşık ve işin içinden çıkılmayacak durumda oluruz, bir sorumuzun cevabı bir öncekinde gizlidir aslında; terfi istiyoruz ne yapmamız gerek?  çok çalışmak ve performansımızı arttırmak, performansımızı nasıl arttırabiliriz? Motivasyonla ve işimizi severek yaptığımızda, işimizi nasıl severek yaparız? Örgütsel bağlılıkla, motivasyonumuzu nasıl yüksek tutarız? Çalışma ortamımızı etkin kullanarak ve zihnimizi boşaltarak. Gördüğümüz gibi her sorunun çözümü birbirine sıkı sıkıya bağlı ve oldukça karmaşık görünüyor. İşte bu karmaşıklık aslında her şeyde mevcut durumda ve bunu biz kendi ellerimizle yapıyoruz.

 

MCT insan kaynakları zirvesinde dikkatimi çeken ve zirvenin teması olan akılcı sadelik bu durum üzerinde duruyor ve artık karmaşıklık olan her şeyden uzak durmamızı, kendimizi karmaşanın içerisinden çekip çıkarmamızı, iş yaşamından hayatımıza kadar olan her karmaşadan çıkış yolumuzun sadelikten geçtiğini ve bunun için de akılcı olmamızı öngörüyor.

Katıldığım sunumlarda da genel olarak bu temanın mevcut olduğunu gördüm,  sunum içerikleri de aynı şekilde çok değerli ve her adımı bizi bir adım ileriye taşıyacak seviyede. Birkaç örnek vermek gerekirse;

Whitney Johnson sunumunda notlarıma düşen özel cümleler şu yönde;

–süper gücünüzü özgeçmişinize koyun. –büyüyebilmek için bir adım geriye adım atın. –korkuyorsanız doğru yöndesiniz.

Steven D’Souza ise bize bilmemenin değerinden bahsetti;

–Görebilmek için gözlerinizi kapatın. –bildiğimizi sandığımız kadar bilmiyoruz. –bilmemek bir lütuf olabilir ve görebilmek için gözlerinizi kapatın.

Ve hayatım boyunca unutamayacağım bir sunum ile Tanyer Sönmezer;

–Geleceği göstermek.  –İş birliğini arttırmak.  –Gücü doğru dağıtmak. –Anlamaya çalışma, anla. –Bırak Yapılacakları Takım Emretsin. Kısaca GİGABYTE!

Bizler bu sunumlarda aslında birçok şey öğrendik, açmak istediğimiz kapıların kilitlerini bulduk, kapıları o kilitler sayesinde açtık, buraya kadar ilham, yardım ve destek alarak geldik. Bu noktadan sonrası artık bizim elimizde.

Kapıları aralayıp odayı tanımak, dolabımızı kontrol etmek, çalışma masamıza dokunmak, penceremizi açmak.. artık yardım almadan zihnimizde kuracağımız bu odamızı biz kontrol ediyoruz. Onu güzelleştirmekte çirkinleştirmekte bizim elimizde. Kolay olan kısmını yani anahtarlarımızı aldık fakat zor olan kısmı odamızı nasıl şekillendireceğimizdir. İşte bu noktada yazımın girişinde sorduğum soruyu hatırlatmak istiyorum.

Zor olandan vazgeçecek miyiz? Üstelik anahtarlarımızı almışken..anahtar_saatbuyuk

İK’nın Baş Tacı: DEĞER!

Her ne yaparsak yapalım, yaptığımız bir şeyin düşünce aşamasında bile olsa bir karşılığı vardır artık günümüzde. Nasıl ki başarı için çok çalışmanın gerektiğini bildiğimiz gibi, antrenmansız bir olimpiyat sporcusunun da yarışta birinciliğe oynaması beklenemez. Sınavı kötü geçen öğrencinin ‘hoca bana sıfır verdi’ demesi ile sınav sonucu iyi gelen öğrencinin ise ‘sınavdan yüz aldım’ demesi, başarısızlığı başkasına, başarıyı ise kendisine atfetmesi gibi, bu durumu ‘başarı bencilliği’ olarak adlandırıyorum.

 

Bu başarı bencilliği durumu üzerine hak ettiğimiz pozitif bir sonucu tabi ki kendi üzerimize alacağız fakat bu süreçte bize katkı sağlayan bir karınca bile olsa onun payını unutmayacağız. Bu ufak ve önemli detayı atlamadan sonucunu önceden düşünerek yaptığımız bir davranış bize muhtemelen yüksek bir başarı sağlar, planlı ve sonucu düşünerek hareket etmek ise kuvvetli bir başarı ihtimali sağlar. Bir kelime ile sonucumuzun değiştiğini tabiri caizse basit bir deney ile test etmiş olduk.

 

Karşılıksız ve beklentisiz yaptığımız işler üzerine biraz düşünmeye ne dersiniz? Tamamıyla sonucun başarılı olması üzerine hareket ederiz. Atfetme hatalarımız olmadan, objektif yaklaşımlarla gönülden isteyerek tüm gücümüzle destek oluruz çalışmalarımıza. Bir karşılık beklemeden yaptığımız bu bilinçsiz fakat güzel olgu bana göre bir değeri ifade ediyor. Eğer bunu göz ardı edersek,  hem üzerinde çalıştığımız herhangi bir projeye hem de yardım elini uzattığımız her bir insana gönülden dokunmuş olmayacağız.

 

Değer dediğimiz şeyin içi boş yardım eli gibi algılanmaması için buna ek olarak vicdanımızı da katmalıyız ki tam olarak değerimiz ruh bulsun. Aksi halde saf bir bedenden ileri gidemeyecektir.  Sağlam bir vücut bulmuş bu gönüllü yardım eli dediğimiz değerlerimizi sadece bilmek yetmez sorgulamalıyız aynı zamanda.

 

Birtakım süreçlerden geçerken vicdan mı, akıl mı, kalp mi, yoksa belli başlı kurallarımı dinleyeceğiz? Şahsi düşüncem bunun en doğru yolu kararlarımızı verirken her şeyi bir kenara bırakıp insani değerleri düşünerek, bir nevi empati yaparak kararlar almaktan geçiyor.

 

Kaynağımız insan diyoruz peki insanımızın değerine dokunabiliyor muyuz? İnsan Kaynaklarının sadece belli başlı temel kavramlardan ibaret olmadığını hepimiz biliyoruz. İnsan olmasa kaynağın ne önemi kalır ki?

 

Bu güne kadar her şey konuşuldu, üzücüdür ki tüm İK konuları eksiksiz yazıldı çizildi fakat vicdan ve değere atıf yapılmadı. Başarıdan değere giden bu yolu doğru yönetebilirsek eğer tam olarak İK’yı hak ettiği yerde bulmuş oluruz. Unutmayalım ki bu tamamen bizim elimizde.

İK’nın geleceği için gelin onun baş tacını değer yapalım!

manevi-dunyaniz-zengin-olsun-sonra-maddi-zenginlik-gelir-2955

Kolaycılık mı? Emek göstermek mi?

Hemen hemen herkesin hayatında bir dönüm noktasının var olduğuna inanıyorum. En ufak bir fikir değişikliği, görüp etkilendiğimiz olay veya olgular, izlediğimiz bir film, ister çocuk ister genç ve ister yaşlı hiç fark etmez, bilincimize dokunan ve bizi etkileyen her ne varsa belirli bir zaman sonra bu bilinç etkileyiciler bizim dönüm noktalarımız haline gelir.

 

Benim içinde bu bilinç etkileyici olay ilk yazımı yazdığım ve paylaştığım zaman gelen olumlu tepkilerdi. Eleştiriler olmadı değil, o eleştiriler olmasaydı bu yazıya başlamam çok güç olabilirdi. Yazımın konusu etkileşim ve iletişimdi, nasıl olur da iletişimin can damarlarından biri olan eleştiriye yüz çevirebilirdim! Bu eleştiri kimden olursa olsun bakış açısına göre değişiklik göstereceği için kesinlikle eleştiriyi dikkate almak ve bunun için inceleme yapmak gerekir.

 

Yazıma bilinç etkileyici terimiyle giriş yapmamın en önemli sebebi; Mcdonaldlaştırma için kilit ifade olduğunu düşünmemdi. Nedir bu mcdonaldlaştırma? Aklımıza ilk gelen tabi ki fastfood ürünleri, hazır, kısa ve hızlı şekilde tüketim, küresel çapta yapılan ve yaygın olduğu için çok tercih edilen bir yemek kültürü. Bu kavram artık sadece yemek kültürü olmaktan çıkıp yaşam alanımızın her anına müdahale eden hayat tarzı haline gelmekte ve farkına varma konusunda bilinçsiz ve yetersiz kalmakta olduğumuz sonradan oluşmuş, karşı koyamadığımız, aynı zamanda  benimsediğimiz sıradanlaşma sürecidir.

 

Bu kavramın mimarı George Ritzer’e göre mcdonaldlaşma dört temel süreçten oluşmakta. Bunlar; verimlilik, hesaplanabilirdik, öngörülebilirlik ve denetimdir.

 

Bu süreçler işletmeler için bulunmaz bir kar aracı tabi ki, hem kısa sürede üreteceksin hem de kısa sürede ürün veya hizmet tüketilecek.

 

Yani hızlı üret hızlı tüket! Bu kulağa hoş gelse de biraz derine indiğimizde durumun böyle olmadığını görüyoruz. Kolaylık ve basitlik mi yoksa değerlere karşı umursamaz bir tutum mu tartışılır.

 

Kısacası yaşantımızda sorgulamadan elde etme çabalarımız bu kavramı meydana getiriyor. Seri düşün seri karar ver!

 

Bu düşünce tarzına sahip bir toplum yemeği yemek için on dakikasını ayırıyor ve bu ‘ye ve kalk’ anlamına geliyor. İletişime gerekse pek duyulmuyor ve menü ise oldukça sınırlı.

 

Her ne kadar yemek kültürü gibi görünse de, sosyal ve davranış boyutuna yansıtıldığında tehlike çanları çalmaya başladığını düşünüyorum.

 

 

 

Örnek vermek gerekirse:

 

-Gazete ve internet sayfalarında boy boy konulan görseller, içeriğin zayıf, bilginin geri planda olması(hazır anlama isteği ve tüketim hızının etkisi).

 

-Tv programlarındaki yüzeysellik, eğlence, reklam ve show ön planda, hiçbir emek sarf etmeksizin kazanım elde etmeye çalışmak (kısa sürede elde edilen kazanımların vereceği haz cazip geliyor)

 

asd

Yukarıdaki görselde balığı tutmak için çaba sarf eden ve emek veren olmak mcdonaldlastırmanın düşmanı, karşısındaki ise bu kavramın ta kendisini temsil ediyor.

 

Teşbihte hata olmaz. Bu durumu zahmetsiz emek olarak ifade edebiliriz.

 

Yemek kültürü ve sosyal yaşantılardan örnekler vererek açıklamaya çalıştığım zahmetsiz emek kavramına çalışma ve üniversite çerçevesi açısından yansıtarak bakacak olursak: sınırlı çizgiler içinde olup, dar alanda ve düşünmeye fırsat vermeyen, verse dahi sınırları belli olan yaşantımız, sorgulamadan benimsemeye çalıştığımız, hazır olsun bizim olsun mantığı ile hareket etmek, başlıca eksilerden sadece birkaçı.

 

Yemek yemeyi 10 dakikalık basit bir açlık hissini giderme olarak görüyoruz. Peki ya bu geleceğinizi etkileyen önemli bir karar olsa? Örneğin bir üniversite tercihi, iş ve kariyer fırsatları konusunda 10 dakikada karar verebilir miyiz? Sanırım evet demek için hiçbir sebebimiz yok.

 

Zahmetsiz emek her alanda kendini gösteriyor, iş yerinde, okulda, dışarıda herhangi bir mekanda, hatta evimizde bile farkında olmadan bu sorunla karşılaşıyoruz. Başlıca nedeni ise ne yaparsak yapalım acele ve hızlı olmasını istediğimizden kaynaklanıyor.

 

Peki hızlı olmak gerçekten doğru olmak mıdır? Doğru ise verimli bir çıktı alabilir miyiz? Her şeyden önemlisi sürdürülebilir olabilir mi?.. bu soruların önüne geçmemiz biraz zor görünüyor çünkü her süreç birbirini tetikliyor.

 

 

Benim anlatmak istediğim hastalığın vücuda bulaşmasını önlemek, hastalık sonrası alınan ilaç olmak değil.

 

Unutmayalım; kaynağımız insan ve bu kaynağın şah damarı etkileşim ve değer üretmek!